|
SON DAKİKA
Şeyhmus Kaval Güven Tazeledi:Hurdacılar,Tüpgaz Bayiileri…
450 İMZAYLA DİYARBAKIR KUYUMCU ESNAFININ…
Fahrettin Gülmüş Güven Tazeledi: Bakkallar,…
Gazeteci Pirinççioğlu'na sessiz uğurlama!
“Çözüm Sürecinin” Tarihi Serüveni…Son günlerde Hükümetin ve İmralı/PKK’nın “çözüm süreci” politik atağının yoğun tartışması yapılıyor. Anlaşılan bu sorun daha çok tartışılacak. Bu nedenle öncelikle sorunun arka planı ve başından beri tarafların niyetleri konusunda genel bir açılımı yapmak gerekiyor.
“Çözüm sürecinin” başlamasından önce, bu sorunun fikri arka planı var. Bu fikri arka plan, Ağustos 2005 yılında Başbakanın Diyarbakır’da yaptığı bir açık hava toplantısında - hem de çok az kişinin katıldığı ve çok kızdığı bir açık hava toplantısında- ortaya çıktı. Başbakan o açık hava toplantısında genel olarak: “Türkiye’de bir Kürt sorunu var. Bu konuda tarihi haksızlıklar olmuştur. Bu haksızlıklara son vermek gerekir. Sorun, daha geniş demokrasi ve daha fazla özgürlüklerin kazanılmasıyla çözülebilir. Ben de bu konuda kendime düşenleri yapacağım. Tarihsel hesaplaşacağım.”
Başbakanın o açıklamasından sonra yoğun tartışmalar başladı. Bu tartışmalarda genel anlamda üç kesim ortaya çıktı.
Bir kesim, daha önceki dönemlerde de başka başbakanların ve Cumhur Başkanların bu tür açıklamalar yaptıklarını, ama konuyla ilgili, Kürtlerin bireysel ve kollektif haklarının teslimi ile ilgili adımlar atmadıklarını. Bundan dolayı, Başbakan R. T. Erdoğan’ın da açıklamalarından da bir şey çıkmaz. Umutlanmaya gerek yok. Bu kesim böylece elinin tersiyle Başbakanın açıklamalarını bir tarafa itiyordu.
İkinci kesim, Başbakanın söylediklerine her yönüyle güvenen ve inanan kesimdi. Bu kesim, Başbakan R.T.Erdoğan’ın “Kürt Sorununda” adım atacağına inanıyorlardı. Kürtlerle ilişkilerini bu inanç üzerinde kuruyorlardı.
Üçüncü kesim, Başbakan R.T. Erdoğan, partisi ve hükümeti, demokrasi ve Kürt millet meselesinde açık, samimi, kapsamlı bir projeye sahip olmadığı için, “Kürt sorununda” büyük adımlar atmayacağını ya da atamayacağını; buna rağmen Başbakan R.T. Erdoğan’na fırsat verilmesi gerektiğini savunanlardı. Ben de bu kesimin arasındaydım.
Başbakan R.T.Erdoğan’a fırsat verirken de, Kürt ve Kürdistan tarafı olarak, Kürt millet meselesinde, yeni devlet konusunda, devletin en azından federal bir kapsamda yapılandırılması çerçevesinde proje hazırlayıp başbakana ve hükümete sunulmasını da ileri sürüyorduk.
Bu konuda neler yapılacağıyla ilgili, HAK-PAR’ıın öncülük ettiği, Kürt Araştırma Vakfının, başka bazı sivil demokratik kuruluşların, aydınların da içinde yer aldığı bir topluluk, Ankara’da bir konferans hazırladılar. Bu konferansa katılanlardan biri de şimdiki HDP Milletvekili Altan TAN’dı.
Konferansa katılanların çoğunluğu üçüncü kesim içinde olanlardı. Altan TAN, birinci kesim içinde yer alıyordu. Başbakan R.T. Erdoğan’ın sözcülüğünü yapıyor, başbakana aşırı bir güven içinde olduğunu sergiliyordu. Bu nedenle, Başbakanla yapacağımız görüşmede Kürtlerin bireysel ve kollektif haklarının teslimi, Kürdistan’ın statüsü konusunda sunmak istediğimiz çerçeve anlayışa sert bir şekilde karşı çıktı. Toplantıyı terk etti. Bildiriye imza atmadı. Başbakana kayıtsız-şartsı destek sunmamızı istedi.
“Nereden nereye?” demekten kendimi alıkoyamıyorum.
Başbakana güvenmek için fazla neden yoktu. Başbakanın açıklamalarından sonra, devlet iktidarı elitinin, ırkçı ve şoven kesimlerin eleştirisinden sonra, başbakan Ankara’ya gelir gelmez devletin ideolojisini tanımlayan “tek devlet, tek millet, tek bayrak” tekerlemesini tekrarladı. Devletin asıl sahiplerine mesajını iletti ve bağlılığını belirtti.
Başbakan, Diyarbakır’da “Kürt Sorunu” ile ilgili açıklama yaptığı zaman, PKK ile görüşmeler onun hesabında yoktu. Başbakan, Kürtleri kazanmak, “Kürt Sorununa” bağlı demokratik hamlelerle Avrupa Birliğinin desteğini almak istiyordu. Bunu da kendi parti ve hükümetinin meşruiyetini devlet iktidarı karşısında sağlamak; vesayet sistemini budamak içindi.
Ama Başbakan’ın “Kürt Sorunu vardır” açıklamasından sonra, devletin derin güçleri, MİT, hükümetin PKK ile diyaloga geçmesi için, lobi çalışması yaptı. Lobiler bu çalışmada da başarılı oldular.
Başbakanın Diyarbakır’daki o açıklamasından sonra iki yıl “Kürt sorununda” herhangi bir adım atmadı.
2007 yılında, “Demokratik Açılım?” projesi başlatıldı. “Kürt Sorunu” ile ilgili gelişmelerin de “demokratik açılım?” projesi çerçevesinden geliştirileceği ifade edildi. Öyle anlaşılıyor ki, aynı tarihlerde üçüncü bir tarafın hakemliğinde de PKK ile Norveç’te görüşmeler başlıyor.
PKK ile bu görüşmeler olmasına rağmen, hükümet her zaman bu görüşmeleri ret etti. Hükümetin, teröristlerle yani PKK ile oturmayacağını ileri sürdü.
Oysa Oslo’daki görüşmelerin tutanakları ustaca kamuoyuna ve basına sızdıktan sonra, hükümet adına Başbakan Müsteşarı eski MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın da MİT yetkilileri yanında bu görüşmelere katıldığı anlaşıldı ve görüldü.
Oslo görüşmelerde hükümet tongaya düştüğünü tespit edince, Oslo görüşmelerinden çekildi.
Oslo görüşmelerinin kesilmesinden sonra, AK Parti Hükümeti, belli tartışmalardan sonra bir aşamada, “Türkiye’nin Kürt sorunu ile PKK sorunu aynı değildir. Bu iki sorun birbirinden ayrıdır” temel görüşünü ve stratejisini benimsedi.
AK Parti’nin böyle bir stratejiyi benimsemesinin birinci nedeni, her iki sorunu ayrı ayrı ele alarak çözümünün kolay olacağını düşündüğündendi. İkinci neden, PKK’nın bütün Kürtleri temsil etmediğini (BDP’ye verilen oyları da baz alarak) bilmiş olmasındandı. Bilindiği gibi, PKK, Kürtlerin yüzde 25 oyunu alırken, PKK’ya oy vermeyen ve AK Partiye oy veren Kürtlerin oranı çok yüksekti. Ayrıca diğer siyasi partilere (CHP ve MHP) de oy veren Kürtler vardı. Bir de bütün bunların dışında bir Kürt yurtsever kitlesi vardı. Üçüncü neden, PKK’nın Kemalist Devlet elitinin bir projesi olarak kurulduğunu anlamaya ve tespit etmeye başlamasıydı. Bunu açıkça ifade etmesiydi. Bu durumda da, PKK sorununu, Kürt sorunundan ayrıştırarak çözmenin kolay olacağını düşünüyordu.
AK Parti Hükümetinin bu temel tespiti ve benimsediği strateji, doğal olarak PKK’nın hiç hoşuna gitmedi. Çünkü PKK, otoriter faşizan sol düşüncesinin bir gereği olarak kendisini Kürt halkı ve Kürt Sorunuyla eşitlemeyi stratejik olarak çıkarlarına uygun görüyordu. Böyle yapmakla bütün yolların Roma’dan geçmesi gibi, Kürtler ilgili bütün çözüm yollarının kendisinden geçmesini istiyordu. Türk sol, ulusalcı,hatta liberal ve liberal sol çevrelerin PKK’yı “Kürt siyasal Hareketi” olarak tanımlamaları ve Kürt Ulusal Siyasi Hareketinin asıl gövdesini ve aktörlerini görmemesi, PKK’nın otoriter ve faşizan sol düşüncesine katkı sağlamakla kalmıyor, meşruiyet kazandırıyordu. AK Parti’nin yaklaşımı, genel olarak Kürtler tarafından da benimsenen bir yaklaşımdı.
Kürtler, AK Parti Hükümeti’nin, bu yaklaşım sonucu; Kürtlerin ulusal haklarını teslim etmek için proje gerçekleştireceği, en baştada devletin Türklerin, Kürtlerin ve tüm diğer etnik grupların devleti olması için yeni bir yapılandırmayı gerçekleştirmek için yeni bir anayasa üzerinde yoğunlaşacağı; PKK sorununu da Öcalan üzerinden çözüme kavuşturacağını düşünüyordu.
AK Parti Hükümetinin 2013 Newroz’una (21 Mart) kadar, benimsediği ve ifade ettiği bu strateji çerçevesinde hareket edeceğiyle ilgili de bir kanaat ve inanç oluşmuştu! Ne yazık ki AK Parti Hükümeti, O tarihten sonra ve biraz öncesinden, Öcalan üzerinden PKK sorununu ve Kürt sorununu tümden çözeceği düşünce saplantısına girdi. Bu saplantısı, denklemin öbür tarafını unutmasına yol açtı. Kürtlerin kollektif haklarının teslimi konusunda bir program çıkarmayı da bir tarafa bıraktı.
Oysa Öcalan’ın üzerinden PKK sorununu bile çözemeyeceği gerçeği vardı. Bu nedenle, Newroz’dan önce başlayan tartışmalar var. Bu tartışmalarda, iki görüş söz konusu idi.
Görüşlerden birine göre, “Öcalan istediği zaman, PKK silahı bırakacak. PKK, Öcalan’ın görüşlerine göre kendisini, silahsız dizayn edecek ve yapılandıracak. Böylece de PKK’yı silahtan arındırmak kolay olacak.”
İkinci görüşe göre, “PKK kesinlikle silah bırakmaz. Bu nedenle, Öcalan bile PKK’ya silah bıraktıramaz. Sadece PKK, Öcalan’ın söylediklerini yapar görünür, ama asıl stratejisine göre hareket eder. Öcalan da silahla önemsenen ve değerlenen biri olduğu için PKK’nın tümden silah bırakması onun da işine gelmez.”
Ben de ikinci görüşü açıkça ve alenen savunanlardandım. Dışlanmayı, tehditleri, suçlanmaları göze alarak sürekli olarak görüşlerimi bu doğrultuda ifade ettim.
O aşamada da PKK’nın “çekilmeyi durdurdum” kararı, PKK’nın stratejik yaklaşımının yeni koşullardaki tezahürüdür.
PKK’nın Kandil’deki yöneticileri “çekilmeyi durdurduk” kararını verdikten sonra Öcalan, “silahlı mücadele dönemi sona ermiştir” sözünü unutarak, Kandil’dekilerin kararlarına destek olduğunu kendisiyle görüşen son BDP heyetine ifade etti.
Öcalan’ın bu yaklaşımı ve tutumu da haklı olarak, “bu ne perhiz bu ne lahana turşusu” sözünü hatırlatmış oldu.
Bu gelişme, maalesef ikinci görüş sahibi içinde olanları, bizleri doğruladı.
Amed, Mart 2015 Yükleniyor...
|